Daldan Sarkan Amca, Keman Taksimi, Pazar, Parti ve “Aşk Sanatı”

by

Not: Bu yazı thelosthighway tarafından yazılmıştır. Madem ki şiiri yazıyor, okuyor ve burada şiirin ne idüğünü de dilimiz döndüğünce konuşuyoruz bu yazı; söyleyecek sözü olanın, ısrarla parmak kaldıran öğrencinin adam akıllı sözleridir. Yazı çok uzun biliyorum ama sizden ricam sonuna kadar okuyun. Mesele sadece şiir değil, şiirin çerçevelediği hayatlar, bakışlar…Nesneler…Kendi hikayemiz kısaca…

Buyrun okuyun, siz de söyleyin sözünüzü, sizin de “gizli bir bildiğiniz var”… Gelin şiir etrafında anlatın hikayenizi….Hep söyledim; bu serin hepimizin serini…thelosthighWay ustaya göz nuru, el emeği, velhasıl bize kattıkları için teşekkür edelim hepimiz. Bizler öğrencileriz, kimimizin parmağı hep havada… Kimimiz hep susuyoruz….Kimimiz…

Mirzabey

————————————————-


20 Ağustos 2006, Pazar

Kıymetli Dostum, Seni, şiirlerin hakkında açıklamalar yapmak zorunda bıraktığım için üzgünüm, affımı dilerim. Şiir serüvenini yakından takip eden birisi, bir dostun olarak daha önceki yorumlarımla ve dikkatine sunduğum ikili tasnifle ilgili kıymetli açıklamaların, şiirinin bendeki yerini daha da güçlendirmiştir, bunu belirtmek isterim. Bu durum, açıklama yapma zorunda bırakmış olmamı bir nebze olsa da telafi ettirecekse kendimi bahtiyar sayarım.

Öncelikle yaptığım tasnifle ilgili önemli saydığım açıklamalar üzerinde biraz durmak ve sonra tasnifimin ikinci kısmı ile ilgili düşüncelerimi ortaya koymak istiyorum. “İçinden şiir akıtacağım damar çok fazla değil hayatımda” demişsin dostum. Zengin bir hayat yaşamıyor oluşumuzla mı ilgili bu durum? Bu soru üzerinde epey düşündüm geçen zaman zarfında. Zengin bir hayat ne anlama gelir? Nasıl çeşitlendirebiliriz hayatımızı? Bu sorular epey yordu beni. Yazmak ve yaşamak arasında kurulan ilişki, bir çok kimse tarafından defalarca ele alındı, bunu sen de takip etmişsindir, biliyorsundur zaten. Elbette senin de işaret ettiğin gibi, burada, şiire nasıl baktığımız, ona ne gibi bir değer biçtiğimiz de önem arz ediyor.

Şiir, bizim için önemli. Ona, başka şeylere verdiğimiz önemden daha fazla önem atfettiğimiz de aşikar. Şiir bizim için, hayatı açıklama biçimlerinden birisi, belki de en önemlisi. Yaşadıklarını, ömrünü şiirle ifade etmeyi seçen kimselerdeniz biz. Tam bir açıklama sunmuyor elbette şiir, yaşadıklarımıza dair. Büyülü kılıyor ömrümüzü şiir. Açıklamamızı efsunlu kılıyor. Çocukluğumuzdaki, gençliğimizdeki, kemale doğru ilerleyişimizdeki büyüyü ve en önemlisi ölümü anlatmak/açıklamak için şiiri seçiyoruz biz. Sadece bir şeyler anlatmış olma çabasından ileri gelmiyor bunu tercih edişimiz. Hayata, şiir gibi bakma, onu şiir gibi görme istidadımız da etkin burada. Biz, çok nefes alan insanlarız dostum. Çok nefes almak, çok şeyi görmek, çok şeyi tecrübe etmek anlamına gelmiyor doğrudan. Bizler, başkalarının hayatına bakarak, o hayatlara dokunarak, başkalarının acılarına kendimizi akıtarak, başkalarıyla birlikte ölerek çok şey yaşıyoruz aslında. Başka hayatları yaşıyoruz her gün. Afrika’yı yaşıyoruz biz buradan, Güney Amerika’yı yaşıyoruz, Asya bizim içimizde, Hindistan yüreğimizde, Kandehar’da uyanıp Senegal’de dans ediyoruz, Moritanya’dan kalkıp Pekin’e yürüyoruz biz, Endülüs rüyalarımızda, Semerkant, Bağdat, Paris, Roma, avcumuzda. “Hindistan trenine bakan onlarca vebalı çocuk”tan birisiyiz biz, köle pazarlarında satılan siyah derilileriz, kıyıma uğrayan çekik gözlü çocuklar bizim yüreğimizde ağlar dostum, kışın plazaların, bankaların önündeki kartondan barakalarda donarak ölen yine bizleriz, kurak topraklara yağan yağmurlar bizim yüreğimize yağar, işgal edilen topraklardan kaçarak yollara düşen kervanlardadır kalbimiz, bombalan evler bizim evlerimiz, yağmalanan başkentler bizim başkentlerimiz dostum. Bizim akan damarlarımızdır bunlar, nefeslerimiz buradadır, kalbimiz burada atar, şiirimiz burada ışıldar, buradan güç buluruz biz, kendimizi buradan püskürtürüz hayata, direnme buradan başlar, aşk buradan akar, içimizin geniş coğrafyasında nehirler vardır bizim, atlılar o nehirlerden geçerek başlar cenge, ummanlar ordadır, imparatorluklar kurulur içimizde, peygamberler insanları göğe oradan davet eder, içimizde ermişler vardır bizim, karabasanlar, kırıklıklar, haykırışlar, boyun bükmeler, savrulan taşlar bizim içimizdedir. Burada patlar bizim şiirimiz.

Sevgili dostum,

Yapmış olduğum ikili tasnifi yerli yerinde bulman beni fazlasıyla memnun etti, bilmelisin. İlk tasnifimde Yakın Tarih, Beş Kuyu, Yakın Muharebe ve A La Blues yer alıyordu ve bu şiirler bende “harp sanatı” ve bu sanatın incelikleri olarak temayüz etmişti. Çocukluk ve ergenlikle geriye doğru yapılan bu konuşmaların sorgulama anlamı taşımadığının altını çizdin yaptığın açıklamada. Ve bu şiirleri bir “yutkunma” olarak tavsif ettin. Bu tutumun şiirler üzerinde beni yeniden düşünmeye sevk etti. Zira ben bu şiirler için hesaplaşmayı önceleyen bir okuma önermiştim. Sen ise, dostum, bunun uyuşmazlık ve kültürel yarılma karşısında ortaya çıkan yutkunmalar olarak ifade edilmesi gerektiğini belirttin. Bunu da sesin değişmesiyle, sesteki karmaşayla ilişkilendirdin. Sesteki düşüklük benim de temas etmeyi zaruri gördüğüm hususların başında geliyordu. Sesin yabancılaşmış olması, kavranamayan yüzlerin çoğalması ve her yüzdeki hikayenin kafaları karıştırması gerçeği ile şiirin biraz da kafa karışıklığı işi olduğunu ortaya koyman beni şiirini yeniden gözden geçirmeye iten diğer sebeplerdir.

Tarihimizdeki tıkanma, gelip durduğumuz nokta elbette esef vericidir. Kasvetli oluşumuzdan, doğulu duruşumuzdan, gerçek denilen şeye ters düşüyor olmamızdan, hayatı farklı bir şekilde algılıyor ve yaşıyor oluşumuzdan besleniyor şiirin. “Biz buyuz ve şiirimiz de bu.” Ne yaşıyorsak onun şiirini yazıyoruz biz. Durumumuz esef verici. Şehre indik ve kasvetimiz gün yüzüne çıktı. Şehre inmeden bu kasvetin farkında değildik. Bizi kendimize yönelten, oraya iten biraz da şehre yeni gelmiş olmamızla ilgili. Şehir elbette bir imge. Modern-geleneksel arasındaki gerilimden söz ettiğimizi tekrar vurgulamaya gerek yok sanırım. Bu bizce aşikar. Yaşadığımız sıkıntıların önemli bir kısmının bununla ilgili olduğunu biliyoruz biz. O zaman önümüzde bir “cephe” beliriyor. “Öcümüzün alınıp, kılıcımızın çekileceği, barutumuzun doldurulacağı bir cephe varmış gibi görünüyor.” İlk tasnifimi yaparken şunu söylemiştim: “..Doğru yaşadığına, hakikatin peşinde olduğuna dair duyulan güçlü bir inanç” ile şiirindeki sesi karşılaştırdığımızda şiirinde “bu gücü tam olarak yakalamakta güçlük çektiğimizi” belirtmiş ve şairin “hakikati söylerken ara ara tereddütler geçirdiğini görürüz” diye belirtmiştim.

Evet, dostum senin şiirinde öç ve öfke yok, bunu yaptığın açıklamadan sonra daha iyi anladım. Yakalanmış imgeleri “basık ve açık seçik ifade edilemeyen hava”yla zedelenmiş olduğunu itiraf etmen, kendi şiirine ne kadar da dışardan bakabildiğini ve şiirinin gerçeğini muazzam bir seviyede tesbit etmiş olduğunu gösteriyor ve işte tam da bu nokta beni fazlasıyla şaşırtmakta. Zira bunu söylediğinde Cahit Zarifoğlu şiiriyle ilgili olarak Rasim beyin yapmış olduğu bir tesbit aklıma geldi: Zarifoğlu, şiirlerinde müthiş güçlü imgeler ortaya koyuyor ve hemen akabinde birkaç basit ve geçiştirilmiş mısrayla o gücü kendisi eziyor. Rasim beyin tesbiti muhtemelen buna yakın bir şeydi. Tekrar bakmam gerekiyor. Bu, benim Zarifoğlu şiiriyle ilgili söylemek isteyip de söyleyemediğim bir şeydi. Senin şiirinle ilgili olarak da yine bizzat senin yapmış olduğun tesbit beni müthiş etkiledi. Bu, benim söylemek istediğim şeydi aslında.

“Harp” imgesi ile ilgili yaptığın açıklamalar çok değerliydi benim için. Harbi “iki erin yan yana göğüs göğüse, GÖZ GÖZE geleceği yakın dövüş” olarak ortaya koyman bende az da olsa kapalı olan perdeyi tamamen açtı. Hele hele İbrahim’le ilgili açıklamaların muazzamdı.

Kıymetli dostum,

Zaruri gördüğüm bu açıklamalardan sonra tasnifimin ikinci kısmıyla ilgili görüşlerimi ortaya koyabilirim:

Daha önce tasnifin ikinci kısmını Daldan Sarkan Amca, Pazar, Parti adlı şiirlerin oluşturduğunu söylemiştim. Fakat sonradan senin de hatırlatmalarınla gördüm ki bu tasnife Keman Taksimi’ni almak gerekecek. Şimdi bu şiirlerle ilgili görüşlerime geçebilirim:

Ceset adlı şiirin biraz da kafa karıştıran bir soruyla bitiyordu: “Aşktır akan şey yegane itirazımız /Aktığı yönün tersine siler onu bazımız / Silenin imtihanı için satırbaşı soru bir:/ Şu dibindeki ceset gerçek cesedin midir? /Evetse niçin? Hayırsa niçin?” Cevabı verilmeyen bu soru için tasnifimin ikinci kısmına aldığım şiirlerle ilgili düşüncelerimi ortaya koyarak bir cevap bulmaya çalışacağım.

Daldan Sarkan Amca tasnifimin bu kısmında yer alan ilk şiir. Şiirle ilgili görüşlerimi daha önce ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuştum. Şiirin sade, bizi hemen içerimizden yakalayan, pırıl pırıl bir şiir olduğunu; şiirin içine girmekte zorlanmadığımızı ve imgelerin yalın olduğunu ifade etmiştim o yorumda.

Kısaca o görüşlerimi tekrarlamak isterim: Kuğu boyunlu bir göl sayesinde aşk dile gelir bu şiirde. Sabittir göl, bir yere akmaz, etrafı belli, sınırları belli. Boynu hüzünden mi büküktür, aşk acısından mı? Bir yere akamamaktan mı, yalnız olmaktan mı büküktür? Bir hüzün vardır gölde, kendi suyunu tuzlayan bir kuğulu göldür bu. Dudakları çatlamış, uzak yoldan gelen bir atlı susuzluğunu gideremez gölden. Suyu tuzludur, acıdır çünkü. Fayda etmez susuzluğa. Göle değince atın ayakları, nal paslanır, hüzünden paslanır, bu kadar hazindir gölün durumu. Güneş de katılır bu hüzne. Aşıkların gözleri kamaşır göle vuran güneşten. İçi acılıdır, ama dıştan güzel görünür aşıklara göl, dertlendirir onları, belki acılı, belki hüzünlü olduğu içindir bu. Şiirin son bölümünde ise tekrar içe çekilme, içe kapanma görürüz. Güzden sararan göl bir çürümeyi hatırlatır bize. Neşelenmek ister ama beyhudedir. Atlılar, aşıklar geçmez artık gölden. Güzle birlikte “daldan sarkan amca” girer şiire. Bu iri cüsseli amca kıllı elleriyle gelir ortadan ikiye böler gölü ve onun gözlerini doldurur “asfalt”la. Gölün kolunu kanadını kırar. Göl insanlığımızdır bizim, masumluğumuzdur, doğamızdır, orda öylece bekleyişimizdir. Asfalt kapkaradır, anlamsızdır, boylu boyunca uzanır. İşgaldir asfalt. Her şeyi altına alır, kapkaradır ve boğar her şeyi, iz bırakmaz, yolları kısaltmaz asfalt, üstünden arabalar geçer. Zira zaman değişmiştir artık. Tarumar olmuştur her şey. Gölün payı nedir bundan? Kuğu boyunlu bir can.

Daldan Sarkan Amca, aşkın sadeliğini, hüznü ve modern olan karşısında aşkın tükenişini güçlü bir biçimde anlatan pırıl pırıl bir şiirdir. Aşık, hüzünlüdür zaten, dertlidir. Çare olmaz yarasına hiç bir şey. Kimseye de faydası da yoktur zaten aşık’ın. Yanıp durur hep, görenlerin gözleri kamaşır ondan, içi acı doludur lakin aşık’ın. Modern zamanlarda aşklarımız da darbe almış, asfaltın altında kalmıştır. Senin şiirlerinde var olan gelenek-modernite gerginliği Daldan Sarkan Amca’nın son bölümünde bize kendini gösterir. Kaybeden aşk olmuştur burada besbelli. Yitiren biziz yine dostum, aşkımız mağlup olmuştur bu yakın harpte. Aşk, cephedeki erin gardının ilk düştüğü yerdir. Aşkını yitiren her şeyini yitirebilir. Aşkımız gücümüzdür çünkü. Aşk olmasa her türlü darbeye açık olur göğsümüz. Aşk, yakın muharebedeki en büyük silahımızdır. Daldan Sarkan Amca ile süngümüz daha baştan düşmüş, harbi kaybetmemiz mukadder olmuştur. Kağnı sesleri araba gürültülerine mağlup olmuş, erlerin boynu daha baştan bükülmüş ve öfke duyulmadan teslimiyet bayrağı çekilmiştir.

O halde başlasın Keman Taksimi! Cephedeki aşık erin şiiridir Keman taksimi. İlk tasnifte, hayatı bir muharebe olarak gören bakış açısı egemendi. Aşk’ın yine aynı şekilde benzer düşüncenin ve kurgulamanın bir izdüşümü olarak ortaya çıktığı ilk şiirdir Keman Taksimi. Daldan Sarkan Amca’da harp imgesi net değildir. Orada daha çok asfalta yenik düşen aşkımız üzerinden şehirli olmanın getirdiği boynu büküklüğü görmüştük. Harp meydanında ise aşk topallayan bir şey olarak karşımızda durur. Emri veren komutanda var olan eksiklik ile aşkımızdaki eksiklik arasında derin bir bağ vardır. Bu yüzden aksamaktadır her şey. Muharebemiz baştan aksayan bir muharebedir o zaman. Güçsüzdür er. Aşkı da basittir. Bu yüzden çıkmaz yüzü aşıkken çektirdiği fotoğrafta. Henüz gençtir muharebeye hazırlanan erimiz. Aşkı da güçsüzdür, korkaktır biraz. Seferi bekleyenlerde bir korku vardır. Çünkü en güçlü silahtan yoksun çıkmışlardır sefere. Keman bu yüzden en uygun enstrümandır. İçlidir keman sesi. İnsanın içini sızlatır. Yenilginin habercisi gibidir sesi. Korkunun dışa vurumudur biraz da. Yakın bir muharebeden korkmaktadır aşık askerimiz.

Şehirdeki yakıcı aşk’ı anlatır Pazar. Muharebe kaybedilmiş ve şehre dönmüştür asker. Saf aşkı geride kalmıştır. Şimdi boşluktadır. Kaybolmuştur, yitmiştir. Değerlerini kaybetmiş; inançları sarsılmış; topraklarını yitirmiş; asker elbisesini çıkartarak; poturlarını, çarıklarını bir kenara atarak ayakkabılar giymiş ve çok katlı binalarda yenilgisini unutturma telaşı içinde başka aşklarını peşine düşmüştür. Büyümüştür asker. Sivilceleri yoktur artık, korkuları yoktur. Bir ayyaş gibidir, sarhoş gibidir. Kendinde değildir. Ayıp uykulara göz koymuştur. Yasak aşklar peşindedir.

Gazete okumaktadır mağlup asker. Bir zamanlar bir asker olduğunu bile unutmuştur artık. Zabıtalar girmiştir dünyasına. Yevmiye tutmaktadır artık. Yasak bir aşkı düşleyen, onun hayaliyle içindeki günahı gittikçe büyüten bir adamdır o artık. Şehirli bir adam.
Pazar’da öne çıkan duygu şehirli aşka duyulan, onu elde edememeye dayalı bir acı ve kıskançlıktan ibarettir. Yenilgi o kadar serttir ki, kendisine ait olmayan sevgilinin gelip aşağılaması ancak bitirecektir bu günah düşü. Pazar’ın son bölümü bu yüzden oldukça trajiktir. Muharebedeki daha en başta temayüz eden yenilgi, şehirdeki aşkta da kendini göstermiş, erin bir tür kendi kendini aşağılaması şekline dönüşmüştür.

Parti, masumiyetini, saflığını, hüznünü, acısını, toprağını, değerlerini yitiren ve bir şehirliye dönen askerin hayatta ve aşktaki yenilgisinin son halkalarından birisidir. Bir parti adamıdır artık sözünü ettiğimiz. Pazar’daki kendini yitiriş Parti’deki iç muhasebelerle sorgulanma çabası içinde gibidir. Fakat sorgulama artık şehirli değerler üzerinden yapılmakta, eskiden kullanılan dil, yerini daha modern bir anlatıma bırakmaktadır. Eskiye tutunma çabasını “eskimeyen ceket, kışgıl olan yüz ve çöle akan çeşme” gibi imgelerle belli belirsiz yakalamaya çalışırız. Fakat şehirli aşık adam yasak aşktan vaz geçmiş değildir. Ona ram olmakta direnen, şehirlilere özgü mazeretler uyduran, yalanların arkasına sığınan ve ondan kaçmaya devam eden sevgilinin peşindedir halihazırda. Belki de mağlup bir asker olduğundan; çölü arasıra derin bakışlarla süzdüğünden; bir muharebenin izlerini yüzünde, sözlerinde, giysisinden taşıyor olmasından; belki de geçmişiyle çeliştiği apaçık ortada olduğu için kaçmaktadır ondan yasak sevgili. Bu adam her durumda bir askerdir çünkü ve alayı zımlatan topal marşının uğultusuyla, başlayacak olan sefer seslerinin korkusuyla, masumiyetini kaybetmenin acısını günah aşklarda aramakla başı dönmüş, sersemlemiş ve kin duymadan, uzaktan, kıskanarak, garip bir şekilde bağlanarak yaşamakta karar kılmıştır. Böyle beklemektedir partilerden dönen ve parfüm kokan sevgiliyi, başka kollarda vals yapan.
Öylece kala kalmıştır adam yollarda. Gecenin içinde günahı beklerken kalakalmıştır. Tıkanmıştır artık. Bitmiş, tükenmiştir. Sıratta tıkanan mecnun gibi, bir ayetin sonunda hareketsiz kalan bir harf gibi kalmıştır adam gecenin, acının, yenilginin ortasında.

Böylece ilk tasnifte yer alan Yakın Tarih, Beş Kuyu, Yakın Muharebe ve A La Blues’da yakın bir muharebeye hazırlanan asker mağlubiyetle sonuçlanan bir harpten sonra şehre dönmüş, fakat benzer bir akıbeti tasnifimizin ikinci kısmına dahil ettiğimiz Daldan Sarkan Amca, Keman Taksimi, Pazar ve Parti’de aşk konusunda yaşamıştır. Karşımızda o halde, değerler dünyasında, geleneksel olanda yenilgiler yaşamış bir adamın aşk gibi en yüce hakikati yaşarken de özünden yavaş yavaş koptuğunu, şehre alışarak, kötülüğü, günaha, yasaklara, partilere, parfüm kokularına alışarak ve kıskançlık krizleriyle ayyuka çıkan muhasebelerde aradığı huzuru bulamadığını, özünden gittikçe uzaklaştığını ve erimeye, yitirmeye teslim ve mahkum olduğunu görüyoruz. Saf olana duyulan aşkın yitirilmesiyle başlayan bu yenilgi süreci, şairi gecenin ortasında hareketsiz bırakmış ve içler acısı bir sonla şimdilik serüvenini tamamlamıştır.

Şiirlerini ikili bir tasnifle okuma girişimimi bu şekilde özetledikten sonra nihai olarak sorgulanması gereken husus, şiirindeki damarın akıbeti ve geldiğin noktada bizi nelerin beklediği ile ilgili olacaktır. Bu konuyla ilgili düşüncelerimi de ikinci tasnifimle ilgili görüşlerini okuduktan ve senden genel bir değerlendirme aldıktan sonra ortaya koymaya çalışacağım.

thelosthighway

Etiketler:

Bir Yanıt to “Daldan Sarkan Amca, Keman Taksimi, Pazar, Parti ve “Aşk Sanatı””

  1. selen Says:

    Ne diyebilirim . İlginç http://www.sfenks.net

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: