Müddessir Sûresi
1- Sen Ey (yalnızlığına) bürünmüş olan!
2- Kalk ve uyar!
3- Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an!
4- Öz-benliğini temiz tut!
5- Ve bütün pisliklerden kaçın!
6- İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma,
7- ama sabırla Rabbine yönel.
8- Ve (insanları uyar ki), (yeniden diriliş) sûru üflendiği zaman,
9- o Gün, bir ızdırap günü olacaktır,
10- rahatlama günü değil, (şimdi) hakikati inkar edenler için!
11- Bana bırak yalnız yarattığım o kişi(yle uğraşma)yı,
12- kendisine geniş imkanlar verdiğim,
13- ve (sevginin) şahitleri olarak çocuklar,
14- ve hayatına geniş bir ufuk açtığım:
15- buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor!
16- Evet, o, kendini ayetlerimize karşı bilerek, inatla şartlandırmıştır;
17- (bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!
18- Bakınız, (mesajlarımız hakikati inkara şartlanmış olan birine aktarıldığında, onları nasıl çürüteceğini) düşünür ve (onu) hesaplar,
19- kendini de mahveder böyle hesaplar yaparak:
20- evet, o kendini mahveder böyle hesaplarla!
21- Ve sonra (yeni dayanaklar bulmak için çevresine) bakar,
22- sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer,
23- sonunda (mesajlarımıza) sırtını döner ve küstahça böbürlenir,
24- ve: “Bu, (eski zamanlardan) intikal eden büyüleyici bir sözdür!
25- Bu, ölümlü beşer sözünden başka bir şey değildir!” der.
26- (Bu nedenle,) onu (öteki dünyada) cehennem ateşine sokacağım!
27- Cehennem ateşinin ne olduğunu hiç düşündün mü?
28- O ne yaşatır, ne de (ölüme) terk eder,
29- ölümlü insana (nihaî hakikati) gösterir.
30- Onun üzerinde ondokuz (güç) vardır.
31- Çünkü yalnızca melekî güçleri (cehennem) ateşinin gözcüleri kıldık; ve onların sayısını hakikati inkara şartlanmış olanlar için bir sınama (aracı) yaptık; ki böylece daha önce vahye muhatab olanlar (bu ilahî kelâmın doğruluğuna) kanî olsunlar; ve (ona) iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin; ve geçmiş vahiylere muhatab olanlar ile (bu vahye) iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar; ve kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati tamamen reddedenler: “(Sizin) Allah(ınız) bu temsîl ile ne demek istiyor?” diye sorsunlar. Böylece Allah, (yoldan çıkmak) isteyeni saptırır, (doğruya ulaşmak) isteyeni ise doğru yola ulaştırır. Ve Rabbinin güçlerini Kendisinden başka kimse bilemez: bütün bunlar ölümlü insan için yalnızca bir uyarıdır.
32- Evet, hilali düşün!
33- Geçip gitmekte olan geceyi düşün,
34- ve ağaran sabahı!
35- Şüphe yok ki bu (cehennem ateşi) gerçekten büyük (bir uyarı)dır
36- -ölümlü insan için bir uyarı-
37- öne çıkmayı veya geride kalmayı seçen her biriniz için!
38- (Hesap Günü) her insan, yapmış olduğu bütün (kötü) fiiller için rehin olarak tutulacaktır;
39- yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başaranlar hariç:
40- onlar (cennet) bahçelerinde (oturarak) soracaklar
41- günahkarlara:
42- “Sizi bu cehennem ateşine sürükleyen nedir?”
43- Berikiler “Biz” diyecekler, “ne namaz kılanlardan idik,
44- ne de yoksulları doyururduk;
45- ve kendilerini günaha kaptıran (diğer) günahkarlar ile birlikte günaha dalmıştık;
46- ve Hesap Günü’nü yalanlamıştık,
47- (ölüm ile) her şey açık seçik ortaya çıkıncaya kadar.”
48- Ve böylece, onlar için şefaat edecek olanların hiç birinin (zerre kadar) faydası olmaz.
49- O halde, onlara ne oluyor ki bütün öğütlerden yüz çeviriyorlar,
50- adeta korkuya kapılmış merkepler gibiler,
51- aslanlardan ürküp kaçan.
52- Evet, hepsi kendilerine açılmış, açıklanmış vahiyler verilmesi gerektiğini iddia ederler!
53- Asla, onlar öteki dünya(ya inanmazlar ve on)dan korkmazlar.
54- Aslında bu bir öğüttür;
55- ve dileyen herkes ondan ders alabilir.
56- Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah dilemedikçe ondan ders almazlar: çünkü O, Allah’a karşı sorumluluk bilincinin ve mağfiretin Kaynağıdır.
Müddessir Sûresi, Kur’an-ı Kerim’deki en etkileyici sûrelerden birisidir diye düşünürüm. Sûre’yi benim nazarımda etkileyici kılan hususların başında, kullanılan dildeki açık-seçiklik ve ifadelerdeki netlik geliyor. Zira Kur’an ayetlerine baktığımda dilin çok farklı kullanımlarını görüyorum. Kur’anda farklı tonlarda seslenişler var. Mesela bazı sûrelerde, bazı ayetlerde dil alabildiğine çetrefilli, derin ve ilk bakışta ayetlerin ne anlatmak istediğini kavramak oldukça zor. Bunları anlamak tarihi olayları, o dönemde gerçekleşmiş hadiseleri, kısacası ayetlerin nüzul sebeplerini (ayetlerin hangi tarihsel koşullarda, hangi olaylar üzerine vahyedildiğini, gönderildiğini) bilmeyi gerektiriyor. Bazı ayetlerde ise çok net ifadeler görmek mümkün. Bu ayetlerde sade bir dil, basit tasvirler ve kolay anlaşılır örnekler mevcut. “Muhkem” ve “müteşabih” ayetler şeklinde bir ayrım olduğunu biliyorum ama açıkçası bu konulara girmeyi işin erbabına bırakmak gerekiyor.
Müddessir Sûresi’nin dili çok basit ve net. Kısa cümleler var. Her ne kadar sûrenin ortalarında bazı sembolik ifadeler meseleyi anlamayı güçleştiriyorsa da sûrenin genel olarak çok net bir dili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı zamanda lirik, şiirsel bir anlatım görüyoruz sıklıkla. Bu, sûreyi daha da çarpıcı kılıyor. Mesela sûre’ye adını veren “müddessir” kelimesi “örtüye bürünen”, “yalnızlığa bürünen” gibi anlamlara geliyor.
Diğer yandan kıyamet, ahiret ve cehennem vurgusu da sanırım meselenin bir başka boyutu. Şöyle düşünüyorum: Kur’an-ı Kerim’de kıyamet gününden, cennet ve cehennemden bahseden ayetler dolambaçlı değil. Mesela, ağdalı bir dil ve edebi sanatlar yok bu ayetlerde. Zira bu meseleler zaten bizim açımızdan gayb, aklımızı aşan hususiyetler içeriyorlar. Bu yüzden muhtemelen ahiret, kıyamet, cennet, cehennem gibi konulardan söz eden sûrelerde dil, daha açık ve anlaşılır. Bir diğer konu ise, bu sûreler daha çok Kur’an-ı Kerim’in sonlarında yer alıyor. Buradaki sebeb-i hikmeti ise kavrayabilmiş değilim.
Müddessir Sûresi’ne dönelim. Hz. Peygamber’e ilk vahyedilen ve çoğumuzun bildiği “oku” emriyle başlayan ilk beş ayetten sonra uzun bir süre vahiy nazil olmuyor. Bu “vahiy nazil olma meselesi” ise başlı başına derin bir konu gibi gözüküyor. Zira alemlerin yaratıcısı, Bir ve Müteal olan Bari-i Teala, insanoğlunu doğrudan muhatap alarak ona hitap ediyor. Bu, yani vahye doğrudan muhatap olma ve onu insanlara aktarma görevi tamamen peygamberlere özgü bir görev. Çeşitli şekillerde vahiy geldiğini okuyoruz peygamber sözlerinden ama meselenin keyfiyeti bizim açımızdan tamamen meçhul. Zira “Allah Kelamı”, bir melek (Cebrail) vasıtasıyla, yine Allah’ın gönderdiği elçiye iletiliyor. Nasıl bir durumdur bu bilemiyoruz ama oldukça ilgi çekici olduğu aşikar. Yani meselenin şu boyutu düşünüldüğünde iş daha da derinleşiyor: Allah, insanlara, onların “dil”iyle hitap ediyor. Dolayısıyla insan müdrikesini aşan ve bu anlamda aşkın bir güç olarak söz ettiğimiz yaratıcının, iletişim aracı olarak insanların kullanıldıkları “dil”i kullanıyor olması dikkat çekici bir nokta.
Hz. Peygamber’e uzun süre vahiy gelmeyince, kendilerini derin bir üzüntü esir alıyor, ümidini, cesaretini kaybediyor peygamber. Zira etraflıca düşündüğüm vakit bunu tam manasıyla idrak etmekten uzak gibi görsem de kendimi, “40 yaşına gelmiş bir adam” görüyorum karşımda öncelikle. İyi, düzenli, erdemli bir hayat sürüyor. Güvenilir, temiz bir adam. Yalnız bir çocukluk geçirmiş, öksüz ve yetim büyümüş. Diğer insanlardan farklı olduğu hemen anlaşılıyor. Az konuşan, az yiyen, az uyuyan bir adam. İnsanlardan uzağa kaçıyor, sık sık bir mağaranın karanlığına kendini bıraktığı oluyor. Sonra bir gün karşısına bir melek çıkıyor olanca görkemiyle. Hiç duymadığı bir tonda “oku” diyor ona üç kez ardı ardına. Anlamıyor ilkin, şaşırıyor. Sonra o melek uzun bir süre ortadan kayboluyor. Yaşadıklarının bir düş olduğunu, bir illüsyon olduğunu sanmaya başlıyor zamanla. Örtülere bürünüyor, titriyor, titriyor. Hz. Peygamber’in, vahiy gelince “beni örtün” dediği rivayet edilir. Kendimi düşündüm. Hayatımı. Kemale ermenin anlamını. 40 yaşıma geldiğimi düşledim. Sonra ne farkım var diğer insanlardan? Neyi, ne kadar, nasıl yapıyorum, bunları düşündüm ister istemez. Dürüst bir adam olup olmadığımı, neye ne kadar ihtiyacım olduğunu. Küçükken örtülerin altına gizlendiğimi hatırladım sonra. Üzüldüğümde, buruk ve yalnız hissettiğimde kendimi. Çocukluğun yalnızlık coğrafyası daha büyüktür değil mi? Örtünme tuhaf bir ihtiyaç gibi geliyor şimdi düşündükçe. Bazen de kendimi uykunun uzun kollarına bırakmak istiyor gibi buluyorum… Uyusam, uyusam, sonra uyanmasam…
Hz. Peygamber nihayetinde bir insan. Ve böyle akla durgunluk veren bir durumla sonra da ürpertici bir kesintiyle, bir sessizlikle karşılaşıyor. Muhtemelen daha da yalnızlaşıyor, uzaklaşıyor insanlardan vahiy uzun süre gelmeyince. İşte rivayete göre 6 ay ya da 3 yıl sonra Müddessir Sûresi nazil oluyor. “Yer ile gök arasında oturmuş” olan Cebrail’in vizyonu beliriyor: “Sen Ey (yalnızlığına) bürünmüş olan! Kalk ve uyar!”
Daha önceden, yani Esed meali okumazdan önce “Sen Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve korkut!” diye bilirdim bu ayetlerin anlamını. Ama Esed, kendisinden önceki tefsir geleneğine de yaslanarak çok daha beliğ, lirik ve çarpıcı bir anlam ortaya koymuş ayetleri meal ederken. Esed’i güçlü kılan da bu olsa gerek!
Bir “örtüye bürünmek”le, “yalnızlığa bürünmek” arasındaki bağlantıyı Arap dilinin inceliklerinde bulabileceğimiz gibi yüreğimize indiğimizde de görebiliriz diye düşünüyorum. Örtünme, başka şeyleri kendine kapatma anlamı taşıyor. Kendinizi başka diğer tüm şeylerden soyutlayıp kendi yalnızlığınıza gömülüyorsunuz.
Sûre’nin devamındaki ayetler de fazlasıyla ilgi çekici. Mesela “Öz-benliğini temiz tut! Ve bütün pisliklerden kaçın! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma” ayetlerindeki kalpleri kötülüklerden arındırma ve “iyilik” vurgusu temel insani durumlara esaslı göndermeler içeriyor.
Daha sonraki ayetlerde ise Allah’ın birliği ve benzersizliği, yeniden dirilme ve nihaî yargılama, ölümden sonra hayat ve onunla ilgili tasvirler gibi farklı konular da işleniyor. İnsanın boş gururuna, büyüklenmelerine ve bencilliğine yapılan vurgular ise Müddessir Sûresi’ni çarpıcı kılan diğer hususlar.
Müddessir Sûresi’ni bu sabah tekrar okuduğumda gömüldüğüm derin yalnızlıktan çekip çıkarıldığımı hissettim. Unutuşun, kibrin, böbürlenmenin ve büyüklük taslamanın karanlığından…
Muddessir Sûresi’ni daha sık okumalıyım…
İlgili Linkler:
Etiketler: Hayat, Kur'an-ı Kerim, Muhammed Esed

Kasım 2, 2007, 1:32 am üzerinde
üstat
hem sure hem de senin yorumun ilginc cikarsamalar getiriyor insanin önüne…
bu rakamlar gercekten bu halde mi surede?…
senin yazinin dikkat ceken noktasi ise özellikle dil konusu…..kuranda farkli farkli dilsel düzeyler bulunmasi, tanrinin insanla onun diliyle konusmasi üzerinde durmak gerktir saniyorum….
dil, tanri ile kullari arasinda bir sinir ve bir kosul…..
bunun ötesinde senin “Bazen de kendimi uykunun uzun kollarına bırakmak istiyor gibi buluyorum… Uyusam, uyusam, sonra uyanmasam…” demen ise etkileyic haylii…..
Kasım 2, 2007, 4:51 am üzerinde
üstat, selam.
Öncelikle rakamlar meselesine açıklık getirmeyi deneyeyim: Bu rakamlar ayet numaraları. Yani sureler ayetlerden oluşuyor. Mesela Müddessir Sûresi 56 ayetten oluşan bir sure. Bu ayetlerin hepsi aynı anda vahyolunmuyor bildiğim kadarıyla. Yani mesela Kur’an’ın ilk ayetleri “oku” emriyle başlayan İkra süresi’nin ilk 5 ayeti. O ilk 5 ayetten sonra Müddessir Sûresi’nin ilk ayetleri nazil oluyor (Hz. Peygamber’e indiriliyor) Müddessir Sûresi, yani 56 ayetin hepsi bildiğim kadarıyla aynı anda nazil olmuyor. Parça parça geliyor. Zira ayetin ortalarındaki ifadelerden bunu anlıyoruz. Daha Kitap yeni iniyor. Öğreti henüz yeni. Dolayısıyla diğer insanlara da henüz açıklanmış değil. Süre’nin başında kalk ve açıkla deniyor zaten. Teknik konular, benim de bilgim eksik olduğu için giremiyorum. Şu kadarını biliyorum: Ayetlerin bir kısmı peygamber Mekke’deyken nazil oluyor, diğer kısmı Medine’de. Peygamber vefat etmeden önce tüm ayetlerin, sürelerin yerlerini, sırasını katiplerine bildiriyor. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde şimdi bildiğimiz hali ortaya çıkıyor Kur’an’ın. Yani ayetler nüzul sırasına göre sıralanmamış Kur’an’da.
“Dil” meselesi ilginç. Mesela Allah’ın işitme, konuşma, duyma, yaratma sıfatları var. Ama bu sıfatlar bizdekiler gibi değil. Yani mesela insanda da bir yaratım süreci var. Ama Allah’ın yaratması farklı bir yaratma. Mesela O, “ol” dediğinde tüm kainat oluveriyor. O’nun işitmesi de bizim işitmemiz gibi değil. Bunlar aklı aşan meseleler olduğu için yine konuya fazla girmekten imtina ediyorum. Fakat senin de dikkatini çektiği üzere, Allah’ın bir “dil” kullanıyor olması meselesi ilginç. Bu, insanların kullandığı bir dil. İncil’in ve Tevrat’ın dili de farklı. Ya da Allah, Yunanlılara kendi dilleriyle, Farslılara kendi dilleriyle hitap ediyor. Kendi aralarından peygamberler seçip onlara gönderiyor. Aşkın olanın, yeryüzüyle temasında dikkati çeken ilk somut şey de dil oluyor burda. Sonra tabi o dilin yorumlanması, tefsir, te’vil denen hadiseler de var. Kur’an’da kullanılan dil, yer yer sembolik bir dil. Bu sembolik dil daha sonra tefsir ediliyor. Tefsir ilmi de başlıbaşına ayrı bir ilim. Batı’da hermönetiğin doğuşuyla İslam’daki tefsir ilmininin doğuşu arasında paralellikler var. Konuyla ilgili Gadamer’in bir kaç makalesini okuyunca meselenin derinliklerine az biraz girebiliyorsunuz.
Hz. Peygamber’in bir insan oluşu meselesi çok dikkatimi çekmiştir. Mesela Hırsitiyanlıktaki gibi İsa’nın “Tanrı’nın yeryüzünde hulul etmiş hali” olarak kabulü ile paralel düşündüğümüzde ve meselenin ilk günah anlayışı ile ilgisini kurduğumuzda Hz. Muhammed’in içimizden, insanların arasından bir insan olarak vahyi yayması bana daha kabule şayan geliyor. Peygamberin beşeriliği onunla daha sıcak bir temas kurmamı sağlıyor. Yani mesela diğer bir çok kavmin düştüğü tehlike İslam’da yaşanmamış. Önceki kavimler kendilerine gönderilen peygamberleri Tanrı derekesine yükseltip, resimlerini heykellerini yaparak bir süre sonra onlardan medet umma gibi bir hastalığa düçar olmuşlar bana göre. Gördüğüne inanma, dokunduğuna ibadet etme meselesi zaten putprestliğin kökeninde olan bir şey gibi geliyor bana. Aslında putperesler de biliyor o taptıkları şeyin bir cisim olduğunu. O cisim aracılığıyla Tanrı’ya ulaşacaklarını düşünüyorlar. İslamda böyle bir cisimleştirme, cisme ilahi anlamlar yükleme, peygamberi putlaştırma gibi bir süreç yaşanmamış. Şimdi konunun farklı yönleri de var tabi, her biri ayrı bir başlık bunların. Fakat Peygamberin içimizden biri olması dediğim gibi sıcak geliyor bana. Onun acılarını, sevinçlerini, yalnızlıklarını, korkularını, hayatını düşünmek bana sevimli geliyor. Müddessir Süresi’ni okurken de buna benzer şeyler hissettim. O’nun neler hissetmiş olabileceğine yoğunlaşmaya çalıştım. Oradaki “örtünme” meselesi çok ilgimi çekti. Vahiy alıyorsunuz, yüce bir varlık sizinle temas kuruyor. Nasıl hissetti Peygamber acaba düşünmeden edemiyorum. Bu süreç 23 yıl sürüyor hem de. Böyle anlarda “örtün beni” demesi ve bunun insani yönleri üzerine düşündüm ben. Düş gibi…
Kasım 3, 2007, 12:45 am üzerinde
Kalk kelimesiyle, bürünmüşlükten, saklanmışlıktan ayrıl, uyan, uyandır, zahmet çek, sabredilecek döneme başlangıç yap, harekette bulun, doğrul,çağır,göster gibi anlamlar da düşünmek mümkün.
Elbisenin temizlenmesi konusunda da buna benzer çoğul anlamlar var.Kirli herşeyden uzak dur,kalbini-içini-dışını temiz tut,temiz ahlaklı ol. Hatta alaka yakından başlar mantığı ile elbiseni(bedenine en yakın olanı)-yakın çevreni- temiz tut. Çağırmaya en yakınından başla manası da bulunabilir.
Hatta burada okuyunca aklıma takıldı biraz aradım. Arap dilinde “onun eteği temizdir” demek “o iffetlidir” demekmiş. Burada kullanılan siyâb kelimesi arap edebyatında bazen elbise, bazen nefis anlamında kullanılmış.İmruül Kays’ın bir beyitinde “Eğer benim bir huyum sana kötü geldiyse, benim giyeceklerimi giyeceklerinden sıyırıver, kurtulursun” derken kullandığı giyecek kelimesi burada kalp manasına gelmiş.
Bu konularda malumatım önceden olmadığı için birşey söylemeden önce mealden değil de tefsirden bakıp türkcesinin ne olduğunu anlamam gerek diye düşündüm. Korkut diye çevirilip bırakılıveren fiilin sayfalar karıştırıldıkça o dilde başka ne manalara geldiği hayret verici geldi bana.
—
Bu arada Kaçakkova numaralardan bahsedince merak ettim, sıralama nasıl oldu acaba diye… İlk beş ayetin Müzemmil’den önce geldiği, otuzbirincinin de Medine’de geldiği rivayet edilmiş.
—
Bir de ilk ifade bana çok ince geldi. Yalnızlığa bürünmüş, gizlenmiş bir insana “Ey örtüsüne bürünen” denmesi Ey Muhammed denmesinden çok daha hoş geliyor. Ve oldukça ince de bir dil kullanıldığını gösteriyor bu.
Kasım 3, 2007, 2:36 am üzerinde
Evet, Banu müthiş incelikler var. Tefsirleri karıştırınca neler çıkıyor insanın karşısına. Mesela “fesiyabeke fetahhir” (elbiseni temiz tut) ifadesini özbenliğini, kalbini, yüreğini temiz tut diye çevirmiş Esed. Senin de belirttiğin gibi en yakınından başla, yani yüreğinden, kalbinden, sonra dışından, en yakınından başla, onlara anlat gibi geniş bir anlam yelpazesi söz konusu. Daha da ince bulduğum bir başka yönü daha var meselenin. Hz. Peygamber’in peygamberliğine, getirdiklerine, anlattıklarına ilk inanan kişi eşi Hatice oluyor. Yani eşi Muhammed geliyor, bir “peygamber” olarak geliyor ve O’nun anlattığına inanıyor Hatice. Peygamber ne derse sorgusuz inanıyor, iman ediyor. Bunu da çok değerli buldum ben.
Diğer yandan 10.ayetteki “hakikati inkar edenler” tabiri de ilgi çekici. Aslında oradaki ifade “kafir” kelimesinin karşılığı. Kur’an’da bu kavram ilk defa burada geçiyormuş. Esed’in yorumları muhteşem: Esed, buradaki “kafir” ifadesinin, İslam öncesi Arapların kavrama yüklediği anlamla ilişkili olduğunu belirtiyor. “Kafir”in geniş anlamları olan bir kelime. “Örten kimse”, “kaplayan”, “toprağı işleyen” gibi anlamları da var “kafir”in. Esed’in “hakikati inkar edenler” şeklindeki çevirisi o kadar kuşatıcı ki. Ama diğer yandan ıstılaha da bağlı kalmak gerekiyor diye düşünüyorum. Yani “hakikati inkar edenler”den kasdın “kafir” olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli…
Ayrıca 18-25. ayetler arasındaki tasvirler de çok ilgi çekici. Yani “hakikati inkar edenler”i müthiş bir şekilde anlatıyor o ayetler. Vahye inanmayan, inanmamak için sebepler arayan, ölçüp biçen, hesaplar yapan insanların durumu orada çok net bir şekilde anlatılıyor: “Evet, o kendini mahveder böyle hesaplarla! Ve sonra [yeni dayanaklar bulmak için çevresine] bakar, sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer, sonunda [mesajlarımıza] sırtını döner ve küstahça böbürlenir, ve: “Bu, [eski zamanlardan] intikal eden büyüleyici bir sözdür!”
Son olarak bir bölüm daha var ki gözden kaçırmamak gerekiyor: “Evet, hilali düşün! Geçip gitmekte olan geceyi düşün,ve ağaran sabahı! Şüphe yok ki bu [cehennem ateşi] gerçekten büyük [bir uyarı]dır. ölümlü insan için bir uyarı, öne çıkmayı veya geride kalmayı seçen her biriniz için!” Çok fazla yoruma yer bırakmayan çarpıcı ifadeler bunlar.
Katkılarınız için teşekkür etmek istiyorum. Kur’an ayetleri üzerinde bu şekilde düşünmek hoşuma gitti, itiraf etmeliyim…
Kasım 3, 2007, 9:03 pm üzerinde
slmlar
Dün sureyi ve yazıyı okuyunca, hemen içimden geçen bir iki cümle karalayacaktım buraya kısmet olmadı. Bugün yazarım diye açınca yapılan yorumlarıda okuma fırsatım oldu. Demek ki nasibim daha fazlasıymış bu sure ile ilgili. Eyvallah bu paylaşım için
Kasım 5, 2007, 2:04 am üzerinde
hermeneuitik ve gadamer ile iştigal etmiştim bir vakit……cok uzun boylu değil, ama “yorumsamacılık” denilen şeyin ciddiyetini anlamaya yetecek kadar….
metnin yorumsaması, söz’ün bağlamdan bağlama durmadan taşınması, ve durmadan yeniden bağlamlandırılması çok esaslı bir teknik…..gerçekliğe ancak hermenuitik yoluyla ulaşılabilir varsayımında zorlayıcı başka şeyler var…..tefsir ilminin hermenuitik ile ilişkisi belli ancak tam olarak nedir üzerinde durmak gerek…..ama dinsel metinlerin yorumlanmasıyla başlayan bir süreçtir bu…..metnin görünür bir düzeyi var, bu düzey bir şey söylüyor, metnin derin anlamını ise yorumsama ile belirginleştirebiliyoruz….buradaki senin acıklamaların kayıp derviş, sanıyorum yorumsamanın örneklerinden sayılmalıdır….
ayetler üzerinde düşünmek, tefsirler aracılığıyla tefsirleri coğaltmak, bunu yaparken bir yandan da tefsirin yöntemsel inceliklerini artırmak yabana atılır bir çaba olmasa gerek….
kafir’in, “hakikati inkar eden” olarak ortaya çıkması ise, ‘hakikat yoktur’ deyi ünleyen ben için çarpıcı bir durum oldu, bu arada belirtmem gerek…..
Kasım 5, 2007, 3:45 am üzerinde
Üstat selamlar,
Burada hermeneutik ile ilgili bir açılım yapmak sanırım uygun düşer. Benim Müddessir süresi ile ilgili yorumlarım, meselenin bir kısmına kendi akli ve duygusal yaklaşımlarımı içeriyor. Orada yanılma payımı da hesaba katmak istiyorum. Yorumların, metnin nihai anlamlarını içermiyor elbette. Bendeki yankıları, aks-i sedaları diyelim buna. Dinsel metinlerin yorumlanması meselesi, tefsir ve hermeneutik meselelerine de bir girişi gerektiriyor. Senin yorumundan sonra bilgilerimi tazelemek adına biraz bakındım sağa sola. Hermeneutik, yorumsama, hakikat meseleleri yakamızı bırakmıyor gördüğün gibi. Ben hakikat ile ilgili bir şeyler yazmaya başladım. bir kenarda duruyor şimdilik. Ama yeri gelmişken hermeneutik meselesine de girebiliriz bu vesileyle diye düşünüyorum:
Varoluşun temel ilkesi olarak “anlama”yı ve bunun için de hermeneutiki öneren Gadamer için hayat ve dil arasında kurulan ilişki temel bir çıkış noktası anlamına geliyor. Bunun için de “dil”in bir analizinin yapılması gerekiyor. Ben Gadamer’i, felsefeyi dilin imkanlarına indirgeyen felsefi bakış açısına dahil etmeyi haksızlık olarak görüyorum. Gadamer’in ileri sürdüğü şey, konuyu daha fazla ciddiye almamızı gerektiriyor bence. Tabii Dilthey’i de unutmamak gerekiyor bu arada. Dilthey sanıyorum Gadamer’e tarihselcilik ve hermeneutik meselesi bağlamında bir zemin olarak görülebilir.
Önümüzde yazılı bir gelenek var. Bu gelenek Gadamer’e göre yorumlanması gereken bir gelenek. Bu, geleneği günümüze tercüme etmek anlamını da içeriyor. Dolayısıyla hermeneutik’in görevi bir anlamda tarih ile bizim aramızda bir köprü kurmak olarak görünüyor. İşin içine “tarihselcilik” meselesi de giriyor elbette. Zaten “hermeneutik”in sözlük anlamlarına baktığımızda “bildirme, haber verme” gibi karşılıklarının olduğunu görüyoruz.
Hermes ile hermeneutik arasında ilgi çekici bir bağlantı var. Mitoloji, Hermes’in, tanrılardan aldığı mesajı yaşadığı dönemin şartlarına ve diline uygun olarak insanlara aktardığını anlatıyor. Dolayısıyla Tanrı’nın buyruğu bir ölümlü aracılığıyla yine ölümlülere aktarılmış oluyor.
Hermeneutik yöntemi ilk olarak Augustinus’ta görüyoruz. Eski Ahit ile Yeni Ahit arasındaki uyuşmazlıkları çözmek için hermeneutik’i kullanıyor Augustinus. Modern dönemde hermenutik diyince de ilk akla Gadamer geliyor. (Hermeneutik ile ilgili düzeyli bir makale şurda ve şurda)
Gadamer’de hermeneutik, “hakikat” kavramından ve “hakikat arayışı”ndan ayrı düşünülemez. “Gelenekten bize konuşan” hakikat, Gadamer’in düşüncesinin temel çıkış noktasıydı. Burada önemli olan hakikati anlamaktır. Hermeneutik, dolayısıyla geleneğin hakikatini anlamak için başvurulan bir yöntemdir. Gadamer’in hakikat anlayışının iki ucu var. Uçlardan birisi Hegel’e, diğeri de hocası Heidegger’e götürüyor bizi. Hegelyen tarih anlayışı, yani tarihin, “tinin kendini gösterip açması” şeklindeki algılanışı ve buradaki “ilerleme” fikri Gadamer’in, tarihi keşfedilmesi gereken, açıklanması gereken bir olgu olduğu düşüncesine götürüyor. Burada da yöntem olarak hermeneutik’i öneriyor Gadamer. İkinci uç ise Heideggerle belirginleşiyor ki bunu da “varlık’ın üzerindeki örtüyü kaldırmak” olarak özetleyebiliriz. Dolasıyla hermeneutik “hakikat için bir örtü kaldırma” anlamını taşıyor. Görünen o ki, Gadamer, Hegel ile Heidegger arasında kendisini konumlandırmak suretiyle hermeneutik’e hakikat araştırmasında asli bir görev yüklüyor. (Konuyla ilgili bir diğer makale ise şurda.)
Bu açıklamalardan sonra gelelim tefsir meselesine. Hermeneutik İncil metninin yorumlanması ile başlıyor ve Gadamer’in hakikat araştırmasında temel bir yöntem olarak öne çıkıyor. Kur’an’ın yorumlanması ise Tefsir ilminin alanına giriyor. Te’vil ise yine burada gündeme gelen farklı bir kavram. Her 3 kavramın da farklı içerikleri mevcut. Konuyla ilgili bir çok tartışma yapıldı. Türkiye’de bazı ilahiyat fakültelerinde (mesele Ankara İlahiyat) de hararetli tartışmalar oldu. Kur’an’ın anlaşılması, tarihselcilik meselesi, hermeneutik gibi konular epey tartışıldı. Burada Kur’an’ın doğru anlaşılması için klasik yöntemlerin, tefsir ilminin ötesinde yeni bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğu gibi yaklaşımların yanı sıra hermeneutik ve tarihselcilik gibi konulara kapı açan fikirler de ileri sürüldü.
Tüm bu tartışmaların ötesinde, dini metinleri yorumlama meselesinin özel bir iş olduğunu, Tefsir ilmine vakıf olmadan Kur’an ayetlerinin anlaşılmasının zor olduğunu söylemek gerekiyor. Din-dışı metinleri yorumlamayla, ilahi metinleri yorumlama arasında belli bir takım farklar olduğunu gözettiğimizde durumun o kadar da kolay olmadığını belirtmek gerekiyor. Kur’an’ın hakikatinin anlaşılması, biz modern dönemde yaşayan insanlar için farklı, incelikli bir çabayı gerektiriyor diye düşünüyorum. Yukarıda yaptıklarımız ayetlere sadece belli açılardan yapılan naçizane yaklaşımlardı. Kuşatıcı bir açıklama için iyice derinleşmek gerekiyor.
“Hakikati inkar edenler” meselesine gelince. Buradaki hakikat vahiy’dir üstat. Yani Allah tarafından gönderilen ve Peygamber’in insanlara aktardığı, açıkladığı gerçeklerdir. Bunları “bilinçli olarak” inkar edenler için kullanılan bir kavramdır bu. Bu kadarını söylemekle yetineyim müsadenle. Zira bu kelimeyi yerli yersiz kullanmanın ağır sorumluluğu altına girmekten imtina ederim.
Selamlar.
Kasım 5, 2007, 1:25 pm üzerinde
selamlar
burda (olumlu insan) tabiri ile 31.ayette ki “(sizin) Allahiniz” seklindeki nitelendirmelerde esed mealinde dedigi gibi inkarcilarin sordugu soruya karsilik bir nitelendirme suphesiz.benim bildigim ilk kez burda sizin allahiniz seklinde ya da buna benzer bir tabirde bulunuyor.birde dikkatimi ceken baska bi husus ta olumlu insan seklinde ki tabirin kullanilmasi 29.ayette olumlu insana nihai hakikati gosterir de nice sirlarda bulunabilir suphesiz.olumlu insan tabiri ilk olarak burda mi kullanilmis acaba.
yaradana emanet.
Kasım 8, 2007, 3:33 pm üzerinde
Merhaba Kayıp Derviş kardeşim. Ne güzel yazmışsınız. Zevkle okudum. Bu konularda söyleyecek tonla sözüm, soracak ve cevap bulunamayacak sürü sepet sorum var. Ama vaktim ve gücüm yok şimdi. Yorumları da okumadım henüz. Ama iki üç şeye işaret edip kaçayım.
Birincisi: “Uyusam, uyusam, sonra uyanmasam…”ı ben de sık sık diyorum. Gündelik, sefil sorunların etkisiyle dediğim anları hariç tutarsak, sizin konu ettiğiniz felsefi bağlamda diyorum. Demeliyiz de sık sık bence.
İkincisi: Kur’an çevirilerine güvenemiyorum. Arapça zaten başlıbaşına zor, çetrefil, tuzaklarla dolu bir dil. Ayrıca Kur’an Arapçası ile bildiğimiz Arapça arasında da dağlar kadar fark olduğunu hatırlıyorum -yanlış mı hatırlıyorum? Bu, kapı gibi bir sorun bizim için.
Üçüncüsü: “56- Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah dilemedikçe ondan ders almazlar”. Bunun üzerinde konuşmak lazım gibime geliyor. Çok nefes ve mürekkep tüketilmiştir, ama olsun.
Şimdilik maruzatım bu kadar. Sevgiler.
Kasım 9, 2007, 5:00 am üzerinde
Teveccühünüz Metin abi. Sağolun varolun siz.
Bir şeyi özellikle açıklamak gerekiyor sanırım. Ben yarım yamalak Arapça bilgimle karınca kararınca anlamaya çalışıyorum. Kendi açımdan sorun çözülmüş gibi görünüyor. Daha doğrusu neyi, nerde bulabileceğimi az çok biliyorum. Arapça bir metni okuduğumda karşılaştığım sorunların içinden nasıl çıkacağıma dair belli bir düzeyde bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. Kur’an söz konusu olduğunda elbette biraz daha nazik bir durum alıyor mesele. Yani burada beni etkileyen bazı ayetlere ara sıra yer veriyorum. Bunlar benimle ilgili, beni bağlıyor. Bu, bu işin uzmanı olduğum anlamına gelmemeli kesinlikle. Siz de gözlemlemişsinizdir, adam doktorum dedi mi vay haline onun bizim memlekette. Bir de hocalar için böyledir durum. Hocam şöyle şöyle oldu, nedir, ne dersin? filan gibi sorulara başlar halkımız hemen. Şimdi ben de yarım hoca olup da dinden etmek istemem kimseyi valla. Yukarıdaki yazı ve yorumlar, önceden de söylediğim gibi ayetlerin bendeki aks-i sedaları sadece. İşin uzmanı olmadığımı özellikle belirtmek isterim üstat.
Arapça çeviriler konusunda haklısın. Farklı yaklaşımlar mevcut. Halkın kullandığı Arapça ile bilim dili ya da Kur’an Arapçası oldukça farklı. Ama bu bizde de var. Yani İstanbul Türkçesi ile doğu ya da güney türkçesindeki farklılık gibi. Ama Arapçadaki fark çok daha büyük. Bu işin bir yönü. Asıl senin kasdettiğin meselede şöyle düşünüyorum: Kur’an meali okumakla iş bitmiyor kesinlikle. Tefsirlere bakmak gerekiyor manayı derinlemesine kavramak için. Ayet ilk bakışta bize bir şey ifade ediyor ama ardı arkası bakıyorsun çok farklı yerlere gidebiliyor. Bazı ayetlerin ne dediği çok açık, net. Ama her ayet için bunu söylemek güç. O yüzden tefsirlere müracaat etmek gerekiyor. Mesela Banu’nun da favori tefsiri “Safvetü’t-Tefasir”i (Tefsirlerin Özü) tavsiye ederim naçizane. [Aman sakın "Fizilali'l-Kur'an"da (Kur'an'ın Gölgesinde) zorlamayın kendinizi
]
Bu konuda şunu da belirtmek isterim Metin abi. Türkiye’de maalesef, her konu her yerde konuşuluyor. Bu bir hastalık. Bir konu açılınca anlayan anlamayan herkes kelam edebiliyor, çekinmiyor insanlar her konuda ahkam kesmekten. Mesela son günlerde hepimiz faal futbol hakemi olduk. Ya da savaş, strateji uzmanı filan. Din konusunda da böyle. Ramazan olunca TV’lerde olur olmaz her adam, din uzmanı diye ahkam kesip milletin kafasını karıştırıyor. Nefret ediyorum bu durumdan. Birileri din adına çıkıp insanların kafasını bulandırıyor. Zaten çoğu kez din, milliyet filan gibi hususlar üzerinden yürütülüyor bazı durumlar. Kısacası hoca bozuntuları çıkıp Kur’an konusunda da insanların kafasını karıştırdılar hep. İnsanlar da sandı ki bu işlerde daha işin uzmanları bile meseleyi çözememişler, biz ne yapalım gibi bir tutum yaygınlaştı. Aslında bu bilerek yürütülen bir durum bence. Yani dini konuları müphem, karmaşık, karışık şeylermiş gibi sunuyorlar sürekli. Sonra da insanlar işin içinden çıkamıyorlar.
Her konuda olduğu gibi dini meseleleri de erbabından dinlemek gerekiyor. Dediğim gibi ben erbabı değilim. Ama aklı başında, okumuş etmiş insanlar olarak bir tefsiri açıp gayet rahat okuyup anlayabiliriz diye düşünüyorum abi.
En son değindiğin husus hakkında da şöyle düşünüyorum: İnanmak İslam’a göre bir “hidayet” işidir. Bu, ilginç bir kavram. Yani rasyonalist bir bakış açısıyla anlayabileceğimiz bir şey değil. “Bereket” kavramı gibi. 2+2=4 etmiyor bereket dediğimizde. “Hidayet” de böyle bir şey. Din hakkında, İslam hakkında herşeyi bilmek yetmiyor. Genel olarak bir çoğumuzun zorlandığı bir konu bu. Yani ne kadar çok bilirsek o kadar çok inanırız gibi bir durum olmuyor her zaman. Sizin de işaret ettiğiniz üzere, Müddessir Süresi’nin son ayetinde “Allah’ın dilemesi”ni hidayet kavramıyla açıklamamız mümkün görünüyor. Şöyle ki: “İnanmak, iman etmek Allah’ın dilemesi olur. Allah’ın dilemesi ise, sonradan yaratılmışların dilemesi gibi bir dileme değildir. İkisini karşılaştırmak abes olur. Allah’ın diğer sıfatları için de bu böyledir. Konuşma, işitme, görme sıfatları da var Allah’ın. Ama bizdekilerden çok farklı mahiyetler arz ediyor Yaradan’ın bu sıfatları. Allah dilerse insan iman ediyor. İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar çok şey bilirse bilsin Allah dilemezse o insanın kalbine iman uğramıyor. Bu bağlamda, inanmanın bir nevi “seçilmişlik” ile ilgisi var gibi görünüyor. Üstat meselenin bu kısmını inan ki ben de çözmüş değilim. Bunun üzerinde gidince içinden çıkılmaz başka sorular da ortaya çıkıyor. Lakin Kur’an’da bir çok yerde meselenin bu şekilde izah edildiğini söylemek gerekiyor. İnsanların iman etmeleri, doğru yola kavuşmaları, kazançları, rızıkları ve bunların hepsi Allah’ın istemesiyle olur. Buna dair birkaç örnek vermek gerekiyor:
“Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” (Yunus - 100)
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yüksetirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin.” (Âl-i imrân - 26)
“Muhakkak Biz ona (doğru) yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör kafir!” (İnsan: 3)
“Allah, bütün öğretilerin en güzelini, kendi içinde tutarlı, [gerçeğin] her türlü ifadesini çeşitli biçimlerde tekrarlayan bir ilahî kelâm şeklinde indirir; [bir ilahî kelâm ki] Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir: [fakat] sonunda Allahı[n rahmetini] hatırlayınca kalpleri ve tenleri yumuşar, sakinleşir. İşte Allah’ın rehberliği böyledir: [Doğruya yönelmek] isteyeni bu şekilde doğru yola eriştirir; Allah’ın saptırdığı [kişi] ise, hiçbir yol gösterici bulamaz.” (Zümer - 23)
“Allah dileseydi onları bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.” (Şûrâ -
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz ki O her şeyi bilendir.” (Şûrâ - 12)
Bu konuda rastladığım bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “… Allah dilerse azap eder dilerse bağışlar.” (Müslim)
Ayrıca Allah, Kur’an’ın bir öğüt olduğunu, yol gösterici olduğunu söylüyor. Bu öğüde kulak veren olursa işini kolaylaştıracağını söylüyor bir anlamda.
Yine Müddessir Süresi’nin 31. ayetinin sonunda da benzer bir ifade var: “… Ve Rabbinin güçlerini Kendisinden başka kimse bilemez: bütün bunlar ölümlü insan için yalnızca bir uyarıdır.”
Ayrıca 54 ve 55. ayetlerde de: “Aslında bu bir öğüttür; ve dileyen herkes ondan ders alabilir.” şeklinde ifadeler görüyoruz. Ben şöyle anlıyorum meseleyi: İnsanlar Allah’ın öğütlerine kulak vermeyi isterlerse, yürekten, art niyetsiz isterlerse Allah da onların bu konuda işlerini kolaylaştırır, anlayışlarını temiz kılar, hidayetlerini diler.
Umarım açıklamalarım belli bir açılım sağlamıştır. Konuların belli derecede uzmanlık ve gerektiriyor oluşunu tekrar hatırlatıyorum dostum.
Selam ve muhabbetle.
Kasım 9, 2007, 1:50 pm üzerinde
Sevgili Kayıp Derviş, emek vererek yazdığınız cevap için de çok sağolun. İnsanın bütün enerjisini yiyip tüketen gündelik telaşe biraz izin verse ne güzel söyleşirdik, ama ah ki ah! miniminnacık kaçamaklar yapmaya çabalıyoruz böyle işte arada sırada… Bu işaret ettiğim ve sizin de değerli fikirlerinizi yazdığınız bu son konu gerçekten önemli bence ve üzerinde çokça nefes tüketmeye değer. Fırsat buldukça konuşuruz inşallah. (O bahsettiğiniz çeviriyi nerede bulabilirim, bulmak kolay mıdır? Yalnız şu var; ben internetten kredi kartıyla alışveriş etmemeye yeminliyim.)
Sevgiler.
Kasım 9, 2007, 1:51 pm üzerinde
İki “bu” olmuş cümlenin birinde, özür dilerim.
Aralık 24, 2007, 4:39 am üzerinde
[...] başlamanın vaktinin geldiğini kabul ettim. bu şerh meselesi aslında çorbacıdan da evvel, hermeneutik konusunda aklıma düşmüştü -özellikle heideggerci fenomenolojiden derridacı yapısöküme [...]