Tekâsûr Sûresi
“Bir aç-gözlülük saplantısı içindesiniz,
mezarlarınıza girinceye dek (süren).
Ama, zamanı geldiğinde anlayacaksınız!
Evet, evet! Zamanı geldiğinde anlayacaksınız!
Hayır, [onu] tartışılmaz bir kesinlikle anlasaydınız,
[cehennemin] yakıcı ateşini mutlaka görürdünüz!
Sonunda onu keskin bir gözle mutlaka göreceksiniz:
ve o Gün hayatın nimetleri(ne karşı yaptıklarınız) için mutlaka
sorguya çekileceksiniz!”
Kur’an-ı Kerim, Tekâsür Sûresi
Tekâsür, “çoğaltmak için ihtirasla çırpınma”, yani taşınır veya taşınmaz, gerçek veya hayalî kazançları arttırma ihtirası anlamına gelir. “Çokluk yarışı ve çoklukla övünme” gibi anlamları da vardır.
Muhammed Esed, geleneksel anlayıştan farklı olarak, modern toplumun yönelimleri ve halihazırdaki durumu ile ilişkilendirmek suretiyle, “tekâsür” terimini, “insanın, daha çok konfor, daha fazla maddî servet, insanlar veya tabiat üzerinde daha güçlü otorite ve kesintisiz bir teknolojik ilerleme için çırpınma saplantısı” olarak açıklar. Bu çabaların, başka her şeyi dışlayan bir şekilde aşırı bir tutku ile sürdürülmesi, insanı her türlü ruhî kavrayıştan ve dolayısıyla tamamen manevî/ahlakî değerler üstüne kurulmuş herhangi bir sınırlama ve kısıtlamayı kabullenmekten alıkoyar -ve sonuçta yalnız bireyler değil, bütün bir toplum iç tutarlılığını ve dengesini ve böylece her türlü mutluluk şansını yavaş yavaş yitirir.
Esed’in bu çarpıcı yorumu beni çok etkiledi. Tekâsür Sûresi’ni çok öncelerden okumuş ve başdöndüren ve sonu gelmez gibi görünen dünyevi birikim sevdası, bu birikimle övünme, gurur duyma, başkalarını aşağılama, insanları dünyevi varlıklarına göre değerlendirme konuları hakkında daha önceden de düşünmüştüm. Ancak Esed’in yorumunda iç tutarlılıktan kopuş, dengeyi kaybetme ve ‘gerçek mutluluk’tan uzaklaşma hususlarına yapılan vurgu konuya daha farklı bir derinlik kazandırıyor.
Konuyla ilgili diğer yorum ve rivayetlere de bakalım: Cahiliye (cehalet, bilgisizlik) Devri’nde Araplar, mal, evlat, akraba hatta ölülerin çokluğu ile övünme, bunları şeref, gurur ve üstünlük sebebi sayma saplantısı içindeydiler. Hatta bu konuda yaşayanlarla yetinmeyip kendi kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de kanıtlamak için kabirlere gider, oradaki ölülerini sayar ve ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünürlerdi.
Başka bir rivayete göre, Mekkeli iki kabile, birbirleri ile sayıca çokluk yarışına girmiş, kabilelerden biri diğerinden daha üstün gelmiş, bunun üzerine diğeri “Geçmiş dönemlerde uğradığımız zulümden dolayı kabilemize mensup bir çok kişi hayatını kaybetti. Haydi ölenlerimizi de sayalım!” şeklinde cevap vermiştir. Diğer bir rivayette ise tekâsür’ün, “mal çokluğu ve bununla övünme” olduğu ileri sürülür. Bir diğer yorum ise şöyledir: İnsan mal, mülk, nüfus ve benzeri dünyevi metaların çokluğu ile övünmekten ve bunlarla oyalanmaktan, esas görevini unutmuş ve sorumluluklarını yerine getirmemiş ve hayatının sonunda kendisini bekleyen acı sona kavuşmuş, kabre girmiştir.
Kısacası, metin ve yorumlar, dünevi kazançların insanlara bir fayda sağlamayacağını, gerçek üstünlüğün âhirette ortaya çıkacağını anlatmaktadır.
İlgili Linkler:
Etiketler: Hayat, Kur'an-ı Kerim, Muhammed Esed

Ekim 2, 2007, 3:23 pm üzerinde
Tekasür Süresi’nin en güzel tefsirlerinden birisini Yunus Emre yapmış zannımca:
“Mal da yalan, mülk de yalan
Al biraz da sen oyalan.”
Ekim 3, 2007, 2:41 pm üzerinde
Yazı çok güzel. Yunus Emre’ye söz hakkı tanınmış ki, aklıma ilk gelen de oydu. Buradan hareketle bir şeyler yazasım geldi:
İslâm dini, kendi tecrübelerim ve bilgi birikimim ışığında rahatlıkla söyleyebilirim ki; tamamen küresel kapitalizm (emperyalizmin 21. yüzyıldaki adı) karşıtı bir dindir.
Yahu kapısının kilidi “Lâ ilâhe illallah” olan bir din, kendini yerde tanrı fraksiyonu yapmak isteyen efendilerin bizzat karşısında yükselir.
Ben İslam(cılık)ı böyle tanımlıyorum, bilmem ki yanlış mıyım?
Ekim 3, 2007, 6:15 pm üzerinde
Merhaba Friedrich Camus,
Söylediklerin kesinlikle doğru. İslam hak, adalet, erdem, hikmet, sevgi ve merhamet üzerine yükselen bir din. Müslüman kişiyi, “Allah’tan başka bir gücün emri altında olmayan ve dünya ve öte-dünya hakkında hakiki tasavvurlara sahip olan kimse” diye biliyoruz. Allah’tan başka hiç bir güce boyun eğmeyen ve buyruk olarak sadece O’nun buyruklarını dikkate alan kimsedir müslüman.
Fakat halihazırda müslümanlara ve İslam dünyasına baktığımızda mevcut durumun karışık olduğunu görüyoruz. Müslümanların sosyal, iktisadi, idari, askeri ve ahlaki açıdan geri kalmaları ve dolayısıyla İslam’ın güçsüzleşmesi olgusu, İslam’ın bir medeniyet olarak gerileyişi meselesini de açıklamamıza yardımcı oluyor. Tarihsel sürece bakmak gerekiyor burada elbette.
Gelinen duruma baktığımızda, inandıkları dinin özünü, hakikatini ve en önemlisi İslam ahlakını insanlığa anlatmakta güçlük çeken müslümanlar, bir çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de siyasi zaafların içerisinde kaybolup gitmeye, değersizleşmeye, kişiliksizleşmeye başladılar. Önceleri aşırı ideolojik angajmanlarla (müslüman kardeşler teraneleri, iran devrimi ve hizbullahvari yaklaşımlarla) radikalleşen ama sonradan devletin ve belediyenin ihale kuyruklarında en ön saflarda yer alan veya fethullahçı-nurcu çizgide kaypak, silik, sinsi, sağcı politikalar güdüp demirelci-özalcı-tayyipçi ağız burnu yağlı bir islamı seçim zamanlarında bayraklaştıran ve muhafazakar-demokrat-vatan-milletçi akımlara teslim olan, ya da tuhaf tarikatçı temayüllerle dinin özünden gittikçe uzaklaşan dergahçı, ismailağacı, şüpheci, mütereddit islamcı hareketler, ya da el altında tutulan ve her an kullanılmaya namzet aczimendici oluşumlar, müslüman kapitalistler, türk islamcıları, osmanlıcılar, turancılar, muhafazakarlar, doğruyolcu müslümanlar, anaplı müslümanlar, sakallı demokratlar, tayyipçi, akpci, amerikancı, eşcinselci, abdullahçı ve sonrasında devletçi, düzenci, statükocu, demokrasici, laikçi, seküler müslümanlar, evet tüm bunlar islam’ın dünyada ve bu topraklarda baştan aşağı yanlış yorumlandığına, tepeden inmeci, dış kaynaklı bir siyasallaşma süreci geçirdiğine, amerikancı, irancı, pakistancı, mısırcı bir islamın gerçek islam olarak dayatıldığına dair garip ama gerçek misaller.
İslam’ın evrensel çağrısı, kardeşlik vurgusu, birlik vurgusu maalesef müslümanlar tarafından doğru algılanamıyor. Aslında bu yeni bir şey değil. Daha İslam’ın asr-ı saadet sonrası yıllarında ortaya çıkan problemler, ihtilaflar, saltanat düzeni, dinin yorumlanmasındaki farklılıklar vs. durumları iyi anlamak gerekiyor. Bu meselelerin kökeninde o gelişmelerin olduğunu görebiliyoruz.
Kısacası müslümanların dünya işlerinde yollarını kaybettiklerini; din, ilim, kültür, medeniyet meselelerini tam olarak anlamakta güçlük çektiklerini ve islamın cihanşumül değerlerini anlatmakta/yaşamakta sorunlar yaşadıklarını; kapitalist hegemonya, emperyalist zorbalık, vahşi liberal-kan içici medeniyet karşısında bir güç olarak durmaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Üstüne üstlük, müslümanların gayri ahlaki tutumlar, dünyevileşme sorunu, modern dünyanın İslam’ı ilgilendirmeyen sorunlarına İslam’dan cevaplar bulma şaşkınlığı, reel/ideal, teori/pratik sorunları, kafa karışıklıkları, zihin yorgunlukları, akıl tutulmaları, travmalar içinde debelenip durduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Son zamanlarda “terörizm” kelimesiyle “İslam”ın yan yana çok sıkça kullanılması da cabası.
Söylenecek çok şey var. Harici ve dahili bir çok mesele var üstesinden gelinmesi gereken. Bu halihazırdaki İslam anlayışıyla, müslümanların gittikçe sekülerleşen, modernleşen (aslında modernleşemeyen) anlayışlarıyla, küreselci ve globalci yaklaşımlarla bu meseleler çözülür mü büyük şüphelerim ve daha da ötesi müslümanlarla ilgili derin endişelerim var. Zira adalet, hak, hukuk, kardeşlik zamanları geride kalmış gibi görünüyor. Artık demokrat müslümanlıkla aşılacakmış sorunlar, yola böyle devam edilecekmiş, öyle diyor ağalar, paşalar, beyzadeler… İşler zor yani.
Konuyla ilgili son bir şey söyleyip meseleyi kendi açımdan noktalamak istiyorum. Asıl mesele ahlak meselesidir bence. Peygamberimize birisi seslendiğinde o, sadece başını çevirerek bakmazmış, bütün vücuduyla dönüp ilgilenirmiş sesin sahibiyle. Böyle bir nezaket örneğini anlamadıkça, müslümanların düştükleri yerden doğrulabileceklerine ihtimal vermiyorum.
Selametle…
Ekim 3, 2007, 6:43 pm üzerinde
Anlattıklarını çok iyi anlamaktayım şu an. Özellikle kendine en fazla taraftar bulan Fethullahçı - demokrat kesimin ve tarikatçı müslümanların bizzat arasında yaşadım bunları. Bir yerden sonra insan kendini “Tek” görüyor. “En doğru benim içtihatım.” demeye başlıyor. Bu yüzden böyle gruplara paçasını kaptıran Müslümanlar’ın herhangi bir ahlâki uyanışa ulaşmaları imkânsız gibi birşey oluyor
Mevcut algı dışındaki tüm algı yollarını kapıyorlar.
Kaczynski hacımın zamanında aktivistlere yönelik yazdığı “Ahmaklar Gemisi” yazısının bir benzerinin, şu devirde bin bir türlü “modern mesele” ile uğraşan Müslümanlar’a yönelik yazılması bence kayluledeki insanın suratına bir sürahi su dökmek gibi olacaktır.
Bunun dışında ılılmlı ahlâki değişimlerin bir fayda getireceğini ben pek sanmamaktayım; bilmem siz ne dersiniz? Nezaket örneği içte hissedilmeden anlaşılamaz çünkü. Kıçına tüy takmakla kimse horoz olamıyor.
Ama tabii ben pek bir dış kapının mandalı kalıyorum bu mevzuda, cesaretimi mazur görün.
Selametle..
Ekim 4, 2007, 12:08 am üzerinde
ben ayet ile ilk karsilasiyorum.ama anlasilan o ki insan cok uzun zamandan beri simdi kapitalizmin cok iyi pazarlama stratejileriyle degerlendirdigi ve kendi sürekliligini üzerine bina ettigini özelliklere haizmis. tanri’nin buyrugu bile yetmemis bu özelliklerin degismesine.yanlis yorumlanan islami buradan itibaren degelendirebiliriz belki.kitap onlara dogru bir yasami varetmeleri icin geldi, ama insanlar yasamlarini kitaba degil kitabi yasamlarina uydurdular.kitapla yorum arasinda acik bir yol bulmak olanakli degil, her nasilsa kapitalizm tam buraya cörekliniyor ve kendini süreklilestiriyor.oysa elestirinin konulanacagi yerde burasi, kitapla yorum, yorumla gerceklik arasindaki yolun indirgenebilir olmayan boslugu.hadiseyi zorlastiran bir durum.
Ekim 5, 2007, 11:37 pm üzerinde
muhammed esed’in bu sureyi okuduktan bir müddet sonra din değiştirdiği söylenir..kapitaliizm ve muhammed esed ve tekasür suresi ve biriktirme, saklama, devam ettirme, sahip olma hırsı…ve insan.
Ekim 18, 2007, 7:36 am üzerinde
Bu sure Islam’in (ya da diger tek tanrili dinlerin) nasil da korkuyu merkez aldiklarini pekistiriyor. Biraz da patolojik bir korku egemenligini…
Ekim 18, 2007, 3:12 pm üzerinde
Böyle hemencecik de yargılama tek tanrılı dinleri Eleştirel Günlük kardeş!
Allah’tan kork!
Ekim 18, 2007, 6:45 pm üzerinde
Mehmet Akif döneminde bir konuşmacı Fatih Sultan Mehmed’i anlatan bir konuşma yapıyor. Çok da güzel konuşma yapmış. Dinleyicileri heyecanlandıran bir konuşma yapmış. Recai Zade Mahmut Ekrem’den de takdir bekliyormuş.
Herkes tebrik etmiş ama konuşmacının gözü Recai Zade Mahmut Ekrem’de. O da bir şey söylememiş. Konuşmacı gitmiş ve “nasıl buldunuz efendim?” demiş.
Recai Zade; “çok güzel, sen ziraat mühendisi miydin?” demiş. Konuşmacı da; “hayır efendim değilim. Ne alakası var nraat mühendisiyle?” deyince,
Recai Zade; “Valla ben seni dinlerken öyle zannettim. Sen Fatih’i anlattın. Şimdi O nerde?” toprakta, torunları nerede, toprakta, yaptıkları toprakta, toprağın üzerinde olan biziz. Soğan da öyle, turp da öyle, kıymetli tarafı toprağın altında, purçu(sapı) yukarıda. Sen bize ne yapacağımızı, Fatih’ten örnekler vererek söylemedin. Bizim ne olmamız gerektiğini söylemedin. Onlar iyi insanlardı, iyi atlara bindiler gittiler. Biz neyiz? Biz ne yapalım?” demiş.
Yakında trilyonlarınızın fayda vermediğini göreceksiniz. Öyleyse fayda verecek şeyler yapınız, söyleyiniz ve biriktiriniz
Ekim 19, 2007, 1:09 pm üzerinde
hani derler ya “şaka gibi” …şaka gibi yorumlar… ‘patolojik korku egemenliği!??” vay anam babamm… mehmet akif döneminde recaizade? siyasi, edebi ya da içtimai bir mehmet akif dönemi yaşandı da bizim mi haberimiz yok? recaizade aynı dönemde değil miydi, neden recaizade dönemi değil de akif dönemi? trilyonlarımız fayda etmeyecekmiş yakında. neden? devalüasyon mu var? paracıklarımız pul mu olacak yani!? aman da amannn… yapınız…söyleyiniz…biriktiriniz..nizz..cızzz..
Aralık 10, 2007, 2:24 am üzerinde
Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. (HADİD/20)