TheLostHighWay’e mektubumun ilk cüzüdür

15 Ağustos 2006 Salı günü.

Sevgili Dostum, Sevgili Üstad,

Yazdığım şiirler hakkında açıklamalar yapmayı densizlik sayarım. Gel gör ki sizin üstad, bu derinlikli okumalarınız dediğiniz gibi beni hem şaşırtıyor ve hem de buna mecbur kılıyor, umarım dilim fazla sürçmez.

İçinden şiir akıtacağım damar çok fazla değil hayatımda. Bu biraz da şiire bakışımızdan, onu tanımlıyor, şiire en pahalı rahlelerimizden bir rahle ayırıyor oluşumuzdandır. Çok fazla damar yok demek, ne kadar az nefes alıyoruz demekle eş anlamlıdır. Nefesi bilirsin; içe çekilen gazlar bileşkesinden çok daha fazlasıdır o.

İkili tasnifin ve aldığın şiirler yerli yerinde. Çocukluk ve ergenlikle geriye doğru yapılan bu konuşmalar (şiirler), özelde bir sorgulama/ ipe çekme anlamı taşımayıp belirttiğin gibi bir uyuşmazlık, kültürel bir yarılma karşısındaki çocuğun, yeni yetme bir tıfılın yutkunmalarıdır. Sözcükler, kulaktaki tınılar (kağnı) değişmiş, karmaşık içinden çıkılmaz bir hal almıştır ses. Ses bize yabancılaşmış, hergün gördüğümüz ve eseni, üzünçü okuyabildiğimiz yüzler gitmiş, başımızı nereye çevirsek kavrayamadığımız bir yüz belirmiş ve her yüzdeki her hikaye kafamızı çok karıştırmıştır. Şiir biraz da kafa karışıklığı işidir. Şaşkın, uyuşuk yürümeye mecali olmayan, ayağa bile zor kalkan şiir Yakın Tarih’le başlıyor. Yakın Tarih kendiliğimizin ifşasıdır. Biz buyuz, sesler içinde kağnı sesiyiz. Kasvetli coğrafyamız da (doğu) buna işaret eder. Kimyasal bir maddeyle işaretlenerek dökülmüş yollarımız yok bizim. Kendi yolumuzu taşlıkta gide gele kendimiz yol yaparız… Şiirlerin takip ettiği akışta da bu aniden yükselen ses tonu mevcut ki, karşımızda öcümüzün alınıp, kılıcımızın çekileceği, barutumuzun doldurulacağı (olmayan) bir cephe varmış gibi görünüyor. Hayır öç ve öfke yok. Şiirlerdeki basık ve açık seçik ifade edilemeyen hava (bunu aşamadım) yakalanmış doğru imgeyi zedeliyor. Kendiliğimizin ifşası dedik; dışarıdakiler için gecenin üçü “içeriye” en az sirayet edilebilecek bir saattir ve fakat biz kağnılarını ağıla apar topar doldurup gelmiş olanlar (bilhassa doğulular) için o saat bile şehirdeki yarım yamalaklığımızdan edindiğimiz ürkekliğimizi, “tül” ardından bakışımızı engelleyemez. Sondan başa doğru gidecek olursak, A la blues Harp gibi açık bir imge üzerine kurulmuştur, açıktır anlatısı harple başlar, harp havasını koklatmak ister, bu harp elbette ki rakip saflarda yer alan iki erin yan yana göğüs göğüse, GÖZ GÖZE geleceği yakın dövüştür. Savaşın ontolojik bir sorgusu değil; aşık, terkedilmiş, mutlu, sözlü, nişanlı “hikayesini geride bırakmış” erin içine doğru bir bakıştır harp imgeli şiir. Harbin bende ne kadar özel bir yeri vardır bu yüzden! “yavuklun” geride, pencere önündeyken, ölümün ensesinde ıslık çalmaktır harp. Bu yüzden hayatın öteki meşguliyetlerini daha alt katmanda irdeleyip; imgeyi, “ıssızca bir ölümüme” yatak olan harp etrafında koyulaştırmışımdır hep.

Şimdi hal böyleyken, yoğun hissedilen bir cephe imgesinin, yumuşatılarak “Yakın Tarih”teki perdenin dışındakilerle, “Yakın Muharebe”deki koğuştan firar edenlerle, ve İbrahimin kendisini toparlayarak, nispeten kendisine gelerek içeri buyur ettiği “Beş Kuyu”daki öğretmenle ilişkilendirilmesi çetrefilli olsa da doğrudur. Şiir nesneler ve sözcükler dünyası değil, sesin ve sözün başka bir formda vücuda gelip şaşırtan, çarpıntı veren, boğaz düğümleyen, öd patlatan bir hayale bizi götürmesidir. Harp diyoruz; “Yakın Tarih”te İbrahim perdenin dışındakileri topa tutacak bir asker mi? Hayır! Onlar düşman mı? Hayır! Ancak bilinmeze karşı bir gard almadır onunki. Perdenin dışındakiler bilinmiyor. Yumuşatılmış imgeden kastım budur. Bir istihkam erinin ufku izlemesidir onunki. Gelenek / modernite ekseninde; ruhları, anlayışları, kaşık tutuşları, saç tarama yöntemlerini, “vedalaşmaları” ilaahir karşı karşıya getiren SÖZDE bir cephe varsa da İbrahim emir alan bir erdir. Cepheyi kendisi çizmemiştir ancak taraftardır. Ben taraf tutarım. Tarafgirim ve yaşamışlığıma binaen doğru taraftayım. Yad ederim… Vefa gösteririm… Hislenirim… Ağlarım… Tokalaşmam göğüs göğüse sarılır, kucaklaşırım. Gel derlerse işi gücü bırakır giderim, kariyerim yoktur, yoga yapacağıma gider Süleymaniyenin serininde bağdaş kurarım…

Zamanla perdenin dışındaki yüzler aşina olmaya başlamıştır; direnerek değişme zamanıdır artık??! Cesaret gelmiş, öğretmen “Beş Kuyu”da davet edilmiştir içeri. Niçin öğretmen? Çünkü bana empoze edileceklerin şırıngası onun elindedir. Sözcüklerin ilk beliren anlamlarını söküp atıyoruz şiirde. Harp, ölüm, cephe… bunlar benim şiir izleğimdeki asıl imge olan “yitiriş” i anlatacak başat sözcüklerdir velhasıl. Ben yitirenim. Ve bunu anlatmaya devam edeceğim…

Uzun yazıların takip edenleri sıktığını biliyorum. Bu yüzden yazıyı böldüm…

Etiketler:

Yorum Yapın